Bir kadeh şarap kadar dingin olan kadın;
Sana baktığımda; gözlerindeki ürkekliğin, dudaklarının suskunluğuyla mühürlenmiş bir yalnızlığı yarattığını gördüm. Yinede o dudaklar, binlerce ezgiyle harmanlanmış sözlere gebe gibiydiler.Gözlerindeki ürkeklik, yüreğindeki saflığın bekçisiyse eğer;
bırakta cennet kapısındaki melekler kadar merhametli olsun...
''... ve ben, senin bahçelerinin kapısı önünde durmuş bekliyorum...
Ellerimdeki kanı tövbe ırmağında temizledim.
Ve kimseye dokunmadım henüz.
Avuçlarımı kutsal yağ ile dolu çanağa batırdım bu gün...
Belki o kapıyı açarsın,
ve belki dokunabilirim avuçlarına diye... ''
Şimdi ellerinde bir ruhu tutuyorsun. O ruh ki, bir çokluk içinde yalnızlıga ve bir varlık içinde yokluğa gömmüştü kendisini. Dıştan gözüken varlığın gelip geçiciliği gibi, o'nun çokluklarıda bir sahtelikti. Ve içerilerdeki varlığın tek gerçek oluşu gibi bu yoklukta onun gerçeğiydi.
Şimdi görüyorum ki; geçmişten geleceğe uzanıp giden şu zaman içinde, kısacık bir hayat sürüp yok olmak için çok güzelsin. Bırak, gözlerin dünyanın gelip geçiciliğne
meydan okuyan yıldızlar gibi parlasın. Dudaklarınsa, kendi yarattıkları yalnızlığa meydan okuyup ruhunun çokluğunu haykırsın.
''... Başlangıçlar ve bitişler içinde,
bir başlangıç ve bitiş bağışla bana...
Nasıl başlar ve nasıl biter önemli değil.
bir başlangıç ve bir bitiş...''
Çok ağladım kadın... !
Öyle ki, kimi gün göz yaşlarımın dalgaları çatlattı teknemin omurgasını...
Ve çokta güldüm...Sanki o sarhoş kahkahalar ruhumun yalnızlığını gizleyen sahteker maskelerdi...
Benliğimin derinliklerinden çığlık çığlığa haykıran ve ufacık bir mutluluk isteyen o sesi susturabilmek için; bin türlü berduşluğun, günahkarlığın ve rezilliğin her birisini tek tek denemeye soyundum. Kimi zaman öylesine avundum ki, tüm bu günahkar eylemlerim birer huzur tapınağı gibi geldi bana.
Şimdiyse önünde durdum ve çıplağım...Gözlerinin ve dudaklarının hatırına...
çunku onlarda; sade, temiz ve küçük mutluluklar arayan bir kız çocuğunu görüyor gözlerim. Öylesine sade ve temiz ki, sanki ona kimsenin dokunmaması için, yalnızlık ve suskunlukla kilitlemişti kendini.
Soyundum ve önünde duruyorum...
Fakat uzun zamandır günahkarlık ve küfür çukurlarında dolaşmaktan, unuttum böylesi bir saflığa nasıl dokunulacağını. Geceleri şeytanlarla şarap içip küfürler savurdum. Çok sabah fahişelerin kollarında uyandı bedenim. Ve artık çözülüp gitmekte umutlar yüreğimden.
Çıplak ve suskunum...
Ne olur; sen bak ve konuş benimle. Yoksa yeniden kafirlerin günahtan zırhını giyip, yalancıların silahları ile saldıracağım masumiyet kalene.
İşte o zaman, benliğimin derinliklerindeki o çığlıkta ölüp gider.
Ama şimdi çıplağım. Ve belkide son defa dinliyorum yüreğimin derinliklerinden haykırıp duran ve sadece saf, küçücük bir mutluluk isteyen o umut dolu sesi.
Ne olur kadın...!
Sen bak ve konuş... Ben unutmuşum...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder