15 Ekim 2010 Cuma

Kış Uykusu

Karları çözülmekte olan ormandan arda kalan,
Eriyen buzlardan bir avuç anahtar,
Aklın ateşten kapısını boş yere kurcalayan...

Artık tek bir ânı, yattığın o mezarın taşıdır.
Ah...! Şafak da çürüseydi bedeninle,
Başucuna koyduğun son nişânın bile buzdandır...

Fırlayıp yalnızlığının yatağından koşsan bile,
Parıldamaktadır sabahın güneşi,
Yetişemezsin artık hatıralarının izine...

Biçâre ruh...! Yalnızlık mı sarıyor o bedenini ?
Bir zamanlar seni sarmalayan güneş,
Bak, hatıralarını eritiyor yavaşca şimdi...

Yol

Her kim çaktıysa zamanın tekerine varlığının demir çivisini,
Ölümün pası çürütene kadar çekti eziyeti.

Her dönüşü, umudun bozgunudur şu günler tekerinin,
ve günlerin ardından koşmaktadır o pas kokulu kaderin.

Kim görürse, güneşin altında düşlerinin titreyen alevini,
boşa sarılır umudun çürük bedenine;
Çünkü kendi mezarıdır ezilen, o tekerin altındaki...

Toz ve Kül

Geçmişin tortusu savrulmakta geleceğin rüzgarlarında...
Bulutlar simsiyah birer tül olup üşüşmüşken ufka;
Öldüğünden habersiz bir güneş, göz kırpmaktadır bu can çekişen topraklara. 

Estikce soğuktan yakınır rüzgar.
ve çoktan onun cinnetiyle uçmaya alışan tozlar,
henüz savrulmayı öğrenen küllere nispet yapmaktalar.

İşte;
Her bir zerresinde vücut bulmuşda azap sanki,
defalarca döllemekte bu harap beldede kendisini...

Belli ki çoktan atılmış topraklar o çukurun üzerine.
Ne alınacak nefes kalmış, ne de gidilecek bir yer,
şu yalnızlığın hep bakir kucağından başka önünde...

Uzak Kıyı

Yüreklerinde kopan fırtınanın dalgalarında boğulurken ruhlar;
Ya dağılmış batıkların tahtadan hatıralarına sarılırlar,
Ya da gideceği cennet kıyılarını vaad eden gövdesi delik umutlar sandalını ararlar...

Oysa ki rüzgarla sevişmeye aç yaşlı bir fahişedir yaşam;
Dalgaları kemikten, yakamozları kandan bir cehennem...

Öylesine uzaktır ki insanoğlunun ruhu cennetin toprağından;
Fırtınaya dönüşüp tanrının kutsal nefesi,
Gelir üzerine o altın kumlu kıyılardan...

Kaburga Kemiği

Keşke şu kıvrımlar arasında saklanan ve tüm acıları dindirmeye muktedir bir masumiyet ilahisinin yankılandığı o mabede girmeseydim...
Cennet kapısının ışıktan kanatları önünde yetişip,
binbir melodinin esintisiyle dans eden ve bedbaht ruhlara acılarının sona erdiğini müjdeleyen o çiçeğin,
gerçekte nasıl bir tohumdan çıktığını görmek ne acı...
Ne mutlu tenin kıvrımları arasında hazdan başka bir yücelik aramayan ve yalnızlığını avutmaya çalışan kör ruhlara...!
Etin ve ruhun dayanılmaz işkencelerle terbiye edildiği o dehlizlerin, bu masum kıvrımlarda saklı olduğunu bilmeden yaşamak nasılda yüce gözüküyor şimdi gözlerime...
Tanrının tüm yaradılmışlardan esirgediği gerçeği gösteren bir çift ayna,
nasılda masumca davet ediyor daha fazlasını arzulayan ruhları kandilerine bakmaya...

'' And I have found a woman more bitter than death ''-Ecclesiastes Chapter 7 / 27

Olmayana Övgü

Bir kadeh şarap kadar dingin olan kadın;
Sana baktığımda; gözlerindeki ürkekliğin, dudaklarının suskunluğuyla mühürlenmiş bir yalnızlığı yarattığını gördüm. Yinede o dudaklar, binlerce ezgiyle harmanlanmış sözlere gebe gibiydiler.Gözlerindeki ürkeklik, yüreğindeki saflığın bekçisiyse eğer;
bırakta cennet kapısındaki melekler kadar merhametli olsun...

''... ve ben, senin bahçelerinin kapısı önünde durmuş bekliyorum...
Ellerimdeki kanı tövbe ırmağında temizledim.
Ve kimseye dokunmadım henüz.
Avuçlarımı kutsal yağ ile dolu çanağa batırdım bu gün...
Belki o kapıyı açarsın,
ve belki dokunabilirim avuçlarına diye... ''

Şimdi ellerinde bir ruhu tutuyorsun. O ruh ki, bir çokluk içinde yalnızlıga ve bir varlık içinde yokluğa gömmüştü kendisini. Dıştan gözüken varlığın gelip geçiciliği gibi, o'nun çokluklarıda bir sahtelikti. Ve içerilerdeki varlığın tek gerçek oluşu gibi bu yoklukta onun gerçeğiydi.
Şimdi görüyorum ki; geçmişten geleceğe uzanıp giden şu zaman içinde, kısacık bir hayat sürüp yok olmak için çok güzelsin. Bırak, gözlerin dünyanın gelip geçiciliğne
meydan okuyan yıldızlar gibi parlasın. Dudaklarınsa, kendi yarattıkları yalnızlığa meydan okuyup ruhunun çokluğunu haykırsın.

''... Başlangıçlar ve bitişler içinde,
bir başlangıç ve bitiş bağışla bana...
Nasıl başlar ve nasıl biter önemli değil.
bir başlangıç ve bir bitiş...''

Çok ağladım kadın... !
Öyle ki, kimi gün göz yaşlarımın dalgaları çatlattı teknemin omurgasını...
Ve çokta güldüm...Sanki o sarhoş kahkahalar ruhumun yalnızlığını gizleyen sahteker maskelerdi...

Benliğimin derinliklerinden çığlık çığlığa haykıran ve ufacık bir mutluluk isteyen o sesi susturabilmek için; bin türlü berduşluğun, günahkarlığın ve rezilliğin her birisini tek tek denemeye soyundum. Kimi zaman öylesine avundum ki, tüm bu günahkar eylemlerim birer huzur tapınağı gibi geldi bana.

Şimdiyse önünde durdum ve çıplağım...Gözlerinin ve dudaklarının hatırına...
çunku onlarda; sade, temiz ve küçük mutluluklar arayan bir kız çocuğunu görüyor gözlerim. Öylesine sade ve temiz ki, sanki ona kimsenin dokunmaması için, yalnızlık ve suskunlukla kilitlemişti kendini.

Soyundum ve önünde duruyorum...
Fakat uzun zamandır günahkarlık ve küfür çukurlarında dolaşmaktan, unuttum böylesi bir saflığa nasıl dokunulacağını. Geceleri şeytanlarla şarap içip küfürler savurdum. Çok sabah fahişelerin kollarında uyandı bedenim. Ve artık çözülüp gitmekte umutlar yüreğimden.

Çıplak ve suskunum...
Ne olur; sen bak ve konuş benimle. Yoksa yeniden kafirlerin günahtan zırhını giyip, yalancıların silahları ile saldıracağım masumiyet kalene.

İşte o zaman, benliğimin derinliklerindeki o çığlıkta ölüp gider.

Ama şimdi çıplağım. Ve belkide son defa dinliyorum yüreğimin derinliklerinden haykırıp duran ve sadece saf, küçücük bir mutluluk isteyen o umut dolu sesi.

Ne olur kadın...!
Sen bak ve konuş... Ben unutmuşum...

Ölü Denizcinin Şarkısı

Gustave Doré-İlahi Komedya'dan 
gravür üzerine renklendirme
Zamanla yayıldı tüm varlığıma bir kanser gibi bu acı… Önce hiçbir şey yokken ve henüz yaratılmamışken içimdeki bu cehennem, ilahi bir ışıkla şeytani bir şehveti harmanlamış o varılğın şarkısını duymuştum ansızın. Tanrının verdiği en büyük cezadır yaşayanlara; ruha inen en derin darbeleri vuran hançeri, hatıraların ellerine bahşetmiş olması… Şimdi o anın hatırası, yoksunluğun rüzgarı ile kabarıp aklımın kıyılarını döven delilik dalgaları arasında belirip kaybolmakta…

Ey taştan denizlerin sarhoş Siren’ i…;

Sesinde vücut bulan o ilahi, umudun tahta teknesine çarpan dalgaların üzerinde uçuşur ve teninin pembe şafağında sakin nefesin, yelkenleri doldurur. İşte yaşayanların tüm yanılgısı budur…

Kayalıklarında parçalanmış kadırgalardır krallığın. Yalnızca kendine yaktığın bir ağıttır şarkıların ve titrek dalgalara yansıyan uzak yıldızlardır dostların…

Bir çift kutsal mücevherden yansıyan ışıkla aydınlanıyor sanır yaşayanlar o gözlerin baktığı her köşeyi… Ancak o gözlerdir işte; bir ruhu cehenneme yollarken verilen ziyafetin umursamaz ateşi.

Ağıt

Gustave Doré-Paradise Lost'dan 
gravür üzerine renklendirme
   İşte geliyor Caligula’nın çoktan susmuş sesinin yankısı,
   ve işte yükseliyor çaresiz cariyelerin haykırışları.

   Kim unutabilirdi ki Nabukadnezar’ ı….
   tüm zinaların ve şirkin bilgesi,
   genç kızların ve oğlanların ilk efendisi…

   Baktıkça bu güne ölümün perdesi çekilmiş gözleriyle,
   şükrederdi Hero ile Leandros
   ve Thisbe ile Pyramos
   yaşadıkları günlere…

   Şehvet konulmuşsa altın bir taç gibi köylülerin kellesine,
   erdem çoktan ölmüştür.
   yas tutulsun o zaman aşkın mabedinde…

Yaz Tiradı

Gustave Doré-Paradise Lost'dan 
gravür üzerine renklendirme


Yalnızlığın soğuğundan kaçıp sığınılan bir fahisenin bedeni kadar sıcak ve riyakar yaz...! 
Kendini kandırmaya hevesli zavallılardan başka kim kutlar senin gelişini ve kim sokulur soytarin güneşe? 
Şimdi herkes bereketini kutluyor yollarına döktükleri çiçekler ve Satirlerin şehvetiyle.
 Artık kabuklarından kurtulan zavallıların et pazarına dönsün mevsim ve tahtın çiçeklerle süslensin... 
Geldiğinde buzdan kardeşin, pişman sarhoşların gözyaşlarıyla ıslanacak kulların. 
Ama bu gün zavallılar, adını hayat ve varlığın neşe diye ansın...

Hayalet

Gustave Doré-Paradise Lost'dan 
gravür üzerine renklendirme
Bir bardak su içmeye kalkarsın sessizce...
Koridordan mutfağa doğru uzanan ve her gün kimbilir kaç kez geçtiğin o yol bitmez...
Üzerine sinmiş kokusu avutur kısacık yalnızlığını...
...üşürsün...
Dönüp geldiğinde yatağa, süzülüp kıvrılıverirsin yanına...
...uyanır birden...
Sarılrken bir öpücük bırakır yüreğinin üzerine...
...sarılırsın...
Korkarsın zamandan, saatlerden, alaca karanlıktan ve gelecek sabahtan...
Bir öpücük bırakır yüreğinin üzerine...
O yokken kanar durur...
...durduramazsın...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Umuda Sövgü

Gustave Doré-History of the Crusades'den
gravür üzerine renklendirme
Yaldızlı kumaşlara sarınmışlar, ayaklarında demir sandaletleri;                
Her biri rengarenk ışıldamakta, içten içe çürürken bedenleri...

Yeryüzünü sarmış bu her daim malup ordunun ihtişamı,
Yürümekteler mechule doğru, başlarında binbir çeşit mezar taşları...

Beyhude ah etme mezarcı...!, Kazma artık bu toprağı;
Çürümüş bir rahim gibi kusmakta artık o, bütün başıboş ruhları...

Dinle...! Ne söylüyorlar, nedir o riyakar ilahi;
Nasılda kutsuyor yaşamı, ölülerin senfonisi...

Bir çocuk tanımıştım, boynunda ilmek, sallanıyordu rüzgarda;
''Yaşamak ne güzel'' diye fısıldamaktaydı bu dallara...

Nephilim

Gustave Doré-Paradise Lost'dan 
gravür üzerine renklendirme

Luxuria, Invidia, Avaritia, Gula...
Ayaktakımının pis gerdanını süsleyen mücevherler...
Tembel bir atın üstünde kibir ve öfkeyle ilerlerken ben,
Gözlerime zavallı sahiplerinin gerdanları kadar kirli gözükürler...
O ihtiyar, bahçesinden kovalarken bizi;
Aramızdan ayırıp suratına fırlatmalıydık bu dört pisliği...
Oysaki düştüğümüz bu çukurda,
Her biri yapışmış insanoğlunun boynuna;
Şımarıkça sırıtarak bakmaktalar eski yoldaşlarının suratına...